27 Aralık 2009 Pazar
Blog adresimi yeniledim
Merhaba sevgili arkadaşlar blog adresim yenilenmiştir. Beni artık http://fundasen.wordpress.com adresinden takip edebilirsinizzzzz lütfen öyle yapın :) sevgiler
7 Aralık 2009 Pazartesi
Korkuyu bilmeden bol keseden sallayanlara.....
Bugün duyduğum şehit haberleri yine yüreğimin taa içindeki pek çok acıyı canlandırdı. Ve bu yazıyı yazmaya karar verdim. Gencecik bir kız olarak gittim Erzurum'un OLTU ilçesine umutlarım, heyecanlarım, özlemlerim vardı. Vatan görevi dediler gittik. Oysa sadece 21 yaşındaydım. Otobüste yalnız o kocaman dağların arasından Oltu'ya doğru yol alırken. Ailemden ve sevdiklerimden uzaklaşmanın isyanı içerisinde gözyaşları döküyordum. Ağlama dedi yanımdaki teyze çok güzeldir bizim oralar. Rengârenk dağlarımız vardır dedi. Gerçektende öyleydi Oltu'ya yaklaştıkça dağlar cidden rengârenk olmuştu. Bir kurban bayramı arifesiydi. Yeni evlenmiştim ve sevdiğim beni orda bekliyordu. Kaderim dedim gittim. Oltu'da yeni bir hayatı kurmak için eşimin elini sıkıca tutup bir düzen kurmaya başladık. Kışların çok ama çok sert geçtiği bir iklimde ve ufuk çizgisinin olmadığı bir zamandaydım. Gerçektende etrafı dağlarla çevrili Oltu'da ufuk çizgisi yoktu. Lojman tadilatını beklerken kaldığımız misafirhanenin bahçesinde bayram günü ağlarken genç bir üsteğmen yaklaştı. "Ablacım ağlama dedi". Sonra bana hemen arkamdaki dağda bir şeyi işaret ederek "bak şunları görüyor musun dedi". İçimden kendisine iyi dileklerimi ileterek yavaşça başımı kaldırıp dağa baktım. "Görüyor musun keçileri dedi" dağ keçileri geziniyordu. "evet" dedim ters ters. "Seneye o keçileri bir daha göreceksin. Eğer keçileri kaçırmazsan ondan sonraki senede buradan gidersin" dedi. Gülsem mi yoksa bağıra bağıra ağlasam mı bilemedim. Ama bu sözü de hiç unutmadım. Oltu’da zor du yaşam sebze, meyve bile bulmak zordu sene 1989 pazara bezelye gelmesi olay olurdu koşa koşa pazara giderdim içi tane bile olmamış bezelyeden bende alabilmek için. Hiç hamburgeri özlediniz mi siz? Anneciğimin Ankara’dan gönderdiği hamburger ekmeklerine kendi yaptığım köfteleri koyarak evde hamburger partisi yapardık arkadaşlarımızla. Hepimizin yaşı 20-27 arasında. Kimi İstanbullu kimi Ankaralı kimi İzmirli. Bu gün bu büyük şehirlerde yaşayan pek çok çağdaş genç gibi yani. Evimizin beton zemini kışları buz tutardı. Çeşmelerimizde tabi. Lojmanın saçaklarından bir adam boyundan fazla buzlar sarkardı işe gitmek için evden çıktığımda birisi başıma düşmesin diye koşarak geçmeye çalışırdım altlarından. İlk yıl bu şokla geçti ve bahar geldi. Baharda güzeldi Oltu yemyeşil olmuştu ve dağları rengârenkti. Lojmanın arka bahçesine çilek ektim. Gidip gelip bakıyordum çileklerime tek neşe kaynağım olmuşlardı. Hakkârili bir asker vardı adı Halit. Çileklerimiz kırmızı kırmızı olmaya başladığında bir gün Halit yanıma yaklaşarak “bunlar ne olacak abla” dedi. Hiç çilek görmemiş ve yememişti. 1.90 boyunda iri yarı kocaman bir adamdı Halit. Halit’in nöbet tuttuğu bir gece silah sesleri duyuldu. Lojman cadde üzerindeydi ve yere yakın camları vardı hamileydim. Eşim korku içinde beni savurup yere yatırdı ağlıyordum. Korkmuştum!... Eşim beni sürükleyerek koridora çekti ve apar topar giyinip silahını alıp evden çıktı. Karanlıkta karnımdaki minik Dilara’mla kalakalmıştım. Hiç böyle bir korkuyu yaşadınız mı siz? Ağlıyordum hıçkıra hıçkıra ağlıyordum. Eşim dışarıdaydı kaçıp saklanmamıştı. Ona emanet edilen askerlerinin yanına koşmuştu. Karanlıkta yalnızdım bana destek olur belki diye ya da koruma içgüdüsüyle karnımdaki minik bebeğime sarılmış ağlıyordum. Epey bir süre geçtikten sonra eşim döndü. Bıraktığı yerdeydim ve hayatımda hiç bir şey beni o an onu sağ salim görmekten daha mutlu edemezdi. Beni güvenliğe aldıktan sonra tekrar gitti ve sabaha kadar dönmedi. Halit yaralanmıştı. Çilekleri yiyemeden gitti Halit.
Ardahan Tugayında görev yapan iki PKK lı nizamiyedeki iki Astsubay ve dört eri şehit ettikten sonra Oltu’ya kaçmıştı. Oltu halkı teröristleri barındırmamış ve çatışma çıkmıştı. Bu arada nöbet tutarken gördükleri Hakkarili Halit’i de kurşunlamışlardı. Ertesi gün cenazeler Oltu’ya geldi Ay yıldızlı bayrağa sarılı altı tabut. Şehrin meydanında tören yapıldı. Altısı da yan yana dizilmişti gözyaşlarımız sel olup aktı.
Yaz gelmişti, genç arkadaş grubumuz ramazan ayının ilk günü iftar sofrasında gelen bir haberle allak bullak oldu. Güneydoğuya gidecek tabur belli olmuştu. Arkadaşlarımızın olduğu tabur bir ay içerisinde gidecekti. İftar sofrası bir anda hüzün sofrasına döndü. Gencecik pırıl pırıl insanlar. Yeni bebekleri olanlar, bekâr olanlar, yeni evli olanlar. Bir anda gözler doldu, bir anda hüzün her yanı sardı. Onları uğurladığımız gün Boğaziçi iktisat mezunu olan arkadaşım Hale kollarımda bayıldı. Gencecik bir Teğmenin arkasından el sallıyordu. O gençlerden pek çoğu dönmedi. Dönenlerse bir daha asla eskisi gibi olmadı.
Fakat hayat ne şartlarda olursa olsun devam ediyordu. Minik kızım hayata merhaba demişti. Hem de bir Ocak gecesi yerde dört metre kar varken. Böyle yerlerde insanlar birbirlerine tutunuyor. Arkadaşlarınız aileniz, en yakınınız oluyor. Hastanede sanırım 30 kişi vardı ve çok nadir güzellik yaşadığımız bir ortamda bu doğum günün en güzel etkinliğiydi.
Nihayet Oltu’dan ayrılma vakti gelmişti. Ve bu dönemde yaşadığım bu anı ömrümün sonuna kadar hafızamdan çıkmayacak kadar derin izler bıraktı bende.
Kızım 8 aylık olmuştu. Dünyalar tatlısı bıcır bıcır bir şeydi. Balıkesir’e gidecektik. O ayaklarımın arasında dolaşırken ben bir yandan eşya toplamaya çalışıyordum. Tabi Oltu’da bugün Büyükşehirlerde olduğu gibi evden eve nakliyat işi yapan lüks firmalar yoktu. Eşim karton kutular getirmişti ben eşyalarımızı sarıyor kutulara topluyordum. Bu defa keçileri kaçırmamıştım. Otobüs biletlerimizi bile bir ay öncesinden almıştık. Araba alacak kadar maaşımız olmadığı için arabamızda yoktu tabiî ki. Rahatsızlanmıştım gitmeden birkaç hafta önce ve Erzurum Mareşal Çakmak hastanesine gelmiştik o gün. Hastaneye gelmiş olsak bile iki saat uzaklıktaki Erzurum’a gelmek bizim için Paris’e gitmek gibi bir şeydi.
Hastanede bir anda yer yerinden oynadı. Bütün doktorlar koşarak acil servisin önüne doğru gidiyorlardı. Kızım kucağımda ne olduğunu anlamaya çalışıyordum. O kadar gençtim ki. Merakla o tarafa doğru gitmeye çalıştığımda uzaklaştırıldım. İçerden çıkan bir doktor kapının önüne çökmüş hıçkırıklarla ağlıyordu. Olamaz ben bugüne kadar böyle bir şey görmedim diye hıçkırıyordu. Kötü bir şey olduğunu anladım. Biraz sonra hemşirelerin kucağında kızım kadar bir bebeğin bağıra bağıra ağladığını gördüm. Sedyedeki annesiydi. Annesine doğru atılırken hemşire onu oradan uzaklaştırdı. Doktorlar telaş içerisinde bir o yana bir bu yana koşuyorlardı. Küçük kızın çığlıkları bir türlü dinmiyordu.
Olayın hikâyesini öğrendiğimde tüylerim diken diken oldu ve tarifi imkansız bir korku yaşadım. Bugün bile üzerinden neredeyse 20 yıla yakın bir süre geçmiş olmasına rağmen hala hatırladığımda içimi acıyla dolduran bir hikayeydi bu.
Genç kadın benim yaşlarımdaydı. Eşi Üsteğmen Kars’ın bir ilçesinde bölük komutanıydı. Genç kadın hamile kalınca doğuma yakın Almanya’daki ailesinin yanına gitmiş ve doğumu orada yapmıştı. Bebek biraz kendini toparlayınca da eşinin yanına evine dönüyordu. Eşi de büyük bir heyecan ve özlemle Erzurum’a eşini ve bebeğini almaya gelmişti. Bizim gibi bir aileydi anlayacağınız. Onlarında araba alacak kadar paraları olmadığı için şehirlerarası otobüse binmişler evlerine giderken. Otobüsün yolu PKK lılar tarafından kesilmiş. O zamanlar yollarda kimliklerimizi saklardık. PKK lı şerefsizler üsteğmeni ve eşini arabadan indirmiş. Üsteğmenin henüz sağken eşinin gözleri önünde gözlerini oyup işkence ettikten sonra şehit etmişler. Genç kadını ve bebeğini eşinin başucunda bulmuş güvenlik güçleri. Kadın kendinde değilmiş bir gülüyor bir ağlıyormuş. Minik kızsa babasının cansız bedeninin yanı başındaymış. Hastanedeki bütün doktorlar bugüne kadar böyle bir cenaze görmediklerini ifade etmişler sonrasında.
Bizim gibi bir aileydiler. Hayatlarına yeni katılan minik bebekleriyle vatan toprağının beklide kimsenin gitmek istemeyeceği bir bölgesinde görev yapıyorlardı. Sorarım size kim kaç paraya gider oralara? Oturdukları yerden ahkâm kesen Ankara’dan ötesini görmemiş insan evlatları bunların kaçını yaşadınız ki konuşuyorsunuz? O gün Erzurum’dan evimize dönerken o iki saatlik yolculukta yaşadığım korkuyu kaçınız biliyorsunuz? O sedyedeki kadının yerine kendimi koymam hiç de zor değildi. Genç bir üsteğmen, bir genç kadın ve kucağımızda bir bebek. O gün otobüsten indirilen benim ailem olabilirdi. O sedyede ki genç kadın ben olabilirdim. Bütün bu duygular içerisinde evimize vardık. O gün zar zor, yalvar yakar aldığımız otobüs biletlerini iade ederek hemen iki tane uçak bileti aldık. Ama bu anı hayatım boyunca aklımdan çıkmayarak bende kocaman derin izler bıraktı. Ne zaman bir şehit haberi alsam gözlerimin önüne o ağlayan minik kız gelir. Bugün neredeyse şehit oldular diye provokasyonla suçlanan bu gencecik insanlar gelir.
Zordur oralarda yaşamak. Hayat zordur, şartlar zordur, doğa zordur. Çok şeyi özlersiniz. Sevdiklerinizi, ailenizi, sinemayı, tiyatroyu, alışveriş merkezlerini hatta hamburgeri bile. Zordur oralarda yaşamak, buradan sıcak boğaz manzaralı evlerinizden bakıp ahkâm kesmeye benzemez.
Ardahan Tugayında görev yapan iki PKK lı nizamiyedeki iki Astsubay ve dört eri şehit ettikten sonra Oltu’ya kaçmıştı. Oltu halkı teröristleri barındırmamış ve çatışma çıkmıştı. Bu arada nöbet tutarken gördükleri Hakkarili Halit’i de kurşunlamışlardı. Ertesi gün cenazeler Oltu’ya geldi Ay yıldızlı bayrağa sarılı altı tabut. Şehrin meydanında tören yapıldı. Altısı da yan yana dizilmişti gözyaşlarımız sel olup aktı.
Yaz gelmişti, genç arkadaş grubumuz ramazan ayının ilk günü iftar sofrasında gelen bir haberle allak bullak oldu. Güneydoğuya gidecek tabur belli olmuştu. Arkadaşlarımızın olduğu tabur bir ay içerisinde gidecekti. İftar sofrası bir anda hüzün sofrasına döndü. Gencecik pırıl pırıl insanlar. Yeni bebekleri olanlar, bekâr olanlar, yeni evli olanlar. Bir anda gözler doldu, bir anda hüzün her yanı sardı. Onları uğurladığımız gün Boğaziçi iktisat mezunu olan arkadaşım Hale kollarımda bayıldı. Gencecik bir Teğmenin arkasından el sallıyordu. O gençlerden pek çoğu dönmedi. Dönenlerse bir daha asla eskisi gibi olmadı.
Fakat hayat ne şartlarda olursa olsun devam ediyordu. Minik kızım hayata merhaba demişti. Hem de bir Ocak gecesi yerde dört metre kar varken. Böyle yerlerde insanlar birbirlerine tutunuyor. Arkadaşlarınız aileniz, en yakınınız oluyor. Hastanede sanırım 30 kişi vardı ve çok nadir güzellik yaşadığımız bir ortamda bu doğum günün en güzel etkinliğiydi.
Nihayet Oltu’dan ayrılma vakti gelmişti. Ve bu dönemde yaşadığım bu anı ömrümün sonuna kadar hafızamdan çıkmayacak kadar derin izler bıraktı bende.
Kızım 8 aylık olmuştu. Dünyalar tatlısı bıcır bıcır bir şeydi. Balıkesir’e gidecektik. O ayaklarımın arasında dolaşırken ben bir yandan eşya toplamaya çalışıyordum. Tabi Oltu’da bugün Büyükşehirlerde olduğu gibi evden eve nakliyat işi yapan lüks firmalar yoktu. Eşim karton kutular getirmişti ben eşyalarımızı sarıyor kutulara topluyordum. Bu defa keçileri kaçırmamıştım. Otobüs biletlerimizi bile bir ay öncesinden almıştık. Araba alacak kadar maaşımız olmadığı için arabamızda yoktu tabiî ki. Rahatsızlanmıştım gitmeden birkaç hafta önce ve Erzurum Mareşal Çakmak hastanesine gelmiştik o gün. Hastaneye gelmiş olsak bile iki saat uzaklıktaki Erzurum’a gelmek bizim için Paris’e gitmek gibi bir şeydi.
Hastanede bir anda yer yerinden oynadı. Bütün doktorlar koşarak acil servisin önüne doğru gidiyorlardı. Kızım kucağımda ne olduğunu anlamaya çalışıyordum. O kadar gençtim ki. Merakla o tarafa doğru gitmeye çalıştığımda uzaklaştırıldım. İçerden çıkan bir doktor kapının önüne çökmüş hıçkırıklarla ağlıyordu. Olamaz ben bugüne kadar böyle bir şey görmedim diye hıçkırıyordu. Kötü bir şey olduğunu anladım. Biraz sonra hemşirelerin kucağında kızım kadar bir bebeğin bağıra bağıra ağladığını gördüm. Sedyedeki annesiydi. Annesine doğru atılırken hemşire onu oradan uzaklaştırdı. Doktorlar telaş içerisinde bir o yana bir bu yana koşuyorlardı. Küçük kızın çığlıkları bir türlü dinmiyordu.
Olayın hikâyesini öğrendiğimde tüylerim diken diken oldu ve tarifi imkansız bir korku yaşadım. Bugün bile üzerinden neredeyse 20 yıla yakın bir süre geçmiş olmasına rağmen hala hatırladığımda içimi acıyla dolduran bir hikayeydi bu.
Genç kadın benim yaşlarımdaydı. Eşi Üsteğmen Kars’ın bir ilçesinde bölük komutanıydı. Genç kadın hamile kalınca doğuma yakın Almanya’daki ailesinin yanına gitmiş ve doğumu orada yapmıştı. Bebek biraz kendini toparlayınca da eşinin yanına evine dönüyordu. Eşi de büyük bir heyecan ve özlemle Erzurum’a eşini ve bebeğini almaya gelmişti. Bizim gibi bir aileydi anlayacağınız. Onlarında araba alacak kadar paraları olmadığı için şehirlerarası otobüse binmişler evlerine giderken. Otobüsün yolu PKK lılar tarafından kesilmiş. O zamanlar yollarda kimliklerimizi saklardık. PKK lı şerefsizler üsteğmeni ve eşini arabadan indirmiş. Üsteğmenin henüz sağken eşinin gözleri önünde gözlerini oyup işkence ettikten sonra şehit etmişler. Genç kadını ve bebeğini eşinin başucunda bulmuş güvenlik güçleri. Kadın kendinde değilmiş bir gülüyor bir ağlıyormuş. Minik kızsa babasının cansız bedeninin yanı başındaymış. Hastanedeki bütün doktorlar bugüne kadar böyle bir cenaze görmediklerini ifade etmişler sonrasında.
Bizim gibi bir aileydiler. Hayatlarına yeni katılan minik bebekleriyle vatan toprağının beklide kimsenin gitmek istemeyeceği bir bölgesinde görev yapıyorlardı. Sorarım size kim kaç paraya gider oralara? Oturdukları yerden ahkâm kesen Ankara’dan ötesini görmemiş insan evlatları bunların kaçını yaşadınız ki konuşuyorsunuz? O gün Erzurum’dan evimize dönerken o iki saatlik yolculukta yaşadığım korkuyu kaçınız biliyorsunuz? O sedyedeki kadının yerine kendimi koymam hiç de zor değildi. Genç bir üsteğmen, bir genç kadın ve kucağımızda bir bebek. O gün otobüsten indirilen benim ailem olabilirdi. O sedyede ki genç kadın ben olabilirdim. Bütün bu duygular içerisinde evimize vardık. O gün zar zor, yalvar yakar aldığımız otobüs biletlerini iade ederek hemen iki tane uçak bileti aldık. Ama bu anı hayatım boyunca aklımdan çıkmayarak bende kocaman derin izler bıraktı. Ne zaman bir şehit haberi alsam gözlerimin önüne o ağlayan minik kız gelir. Bugün neredeyse şehit oldular diye provokasyonla suçlanan bu gencecik insanlar gelir.
Zordur oralarda yaşamak. Hayat zordur, şartlar zordur, doğa zordur. Çok şeyi özlersiniz. Sevdiklerinizi, ailenizi, sinemayı, tiyatroyu, alışveriş merkezlerini hatta hamburgeri bile. Zordur oralarda yaşamak, buradan sıcak boğaz manzaralı evlerinizden bakıp ahkâm kesmeye benzemez.
30 Kasım 2009 Pazartesi
Şerefsiz Piçler: Inglourious Basterds (Biliyormusun Utivich bu benim baş yapıtım olabilir:) )
Tarantino son filminde acaba ne yapmış diye merak edip duruyordum. Dün gece nihayet izleme fırsatı buldum. Harika film müzikleri,uzun diyologlar, çarpıcı kanlı sahneler (bu filmde nispeten daha az sadece kafa derisi yüzme bölümlerinde ), filmi bölümler halinde işleme bunlar klasik Tarantino üsluplarıydı. Tarantino kesinlikle amerikan film klişelerine yeni bir soluk getirdi. Inglourious Basterds, bir yeniden yapım filmi. Filmin orijinali ise 1978 yapımı, italyan asıllı yönetmen Enzo Girolami Castellari’nin yönettiği “Quel Maledetto Treno Blindato”. Inglourious Basterds senaryosunu da Tarantino yazmış. Filme gelince epeydir izlediğim en iyi filmlerden biriydi diyebilirim. Teğmen Aldo Raine rolünde güney aksanıyla denizci gibi küfreden Brad Pitt'e bayıldım. Harika bir aksan olmuş ve Brad Pitt'e çok yakışmış cidden. Inglorious Basterds, II. Dünya Savaşı zamanında, alman işgali altındaki Fransa’da başlıyor. Çok sevdiği ailesinin, Nazi Albay Hans Landa tarafından katledilmesine tanıklık eden Shosanna Dreyfus, katliamdan kılpayı kurtularak Paris’e kaçar. Orada sinema salonu sahibi ve işletmecisi olarak yeni bir kimlik edinir. Aynı günlerde Avrupa’nın başka bir köşesinde Teğmen Aldo Raine, amerikalı yahudi askerler tarafından kurulan bir grubu, düşmana karşı misilleme yapma amacıyla organize etmektedir. Düşmanları tarafından “Piçler” yakıştırmasıyla bilinen Raine’ın grubu, nazi Almanyası’nın önde gidenlerine zarar verme misyonunu üstlenmiştir. Bu amaçla, alman sinema oyuncusu ve gizli ajan Bridget Von Hammersmark ile işbirliği yapar. Shasoanna’nın kendi intikamını alma planlarını yaptığı bir sinema salonunun çatısı altında hepsinin kaderleri kesişecektir. Gerek Brad Pitt gerekse Christoph Waltz rollerine son derece yakışmışlar. Tarantinoyu bu seçimlerinden dolayıda bir kez daha tebrik etmek gerek sanırım. "Biliyormusun Utivich bu benim baş yapıtım olabilir". sanırım bu diyalogda ünlü yönetmen aslında kendi başyapıtını belirlemiş. :)) . Filmi baştan sona keyifle ve soluksuz izliyorsunuz.
28 Kasım 2009 Cumartesi
New moon
Nihayet bugün izledim.Neden bilmem bu filme bir türlü fazlasıyla ısınamadım ben. Aslına bakılırsa ilk film oldukça değişik ve romantik gelmişti. Fakat ikinci filmde aynı şeylerin tekrarlıyor olması rahatsızlık verici. İnsanın içinden artık şu kız ısırılsada herkesde derin bir oh çekse demek geliyor. Bu defa filme birde kurt adamlar eklenmiş. Hayalimde muhteşem tek kurt adam "hu jackman" olduğu için yüzünde tek bir kıl olmayan kurt adam karakterine açıkcası ısınamadım. Bu yorum üzerine genç kızlar beni topa tutabilir ama :) Ne yapayım kurt adam dediğin "hu jackman" gibi olmalı :) Belkide filmin karekterlerinden kaynaklanıyor ama bende hep sanki daha çok duygu olmalıymış sanki birşeyler eksikmiş hissi yaratıyor. Çok aşık vampirimizin bakışlarında sanki biraz daha duygu olmalı gibi. :D Bütün bunların dışında çok emek harcanmış belli , orman sahnelerine hep bayılıyorum zaten. Aksiyon sahneleri oldukça iyi. Genel olarak film iyi fena değil. Ama sinemadan çıktığımda vay be dedirtmedi bana :))
25 Kasım 2009 Çarşamba
Çekmecemdeki Bayram Mendilleri...
Bayrama yakın haftalar öncesinden bir telaş alırdı bizim evi. Hangi tatil yöresine gideceğimiz değil kimlere ziyaretler yapacağımız planlanırdı. Annem günler öncesinden başlardı yemeklerini yapmaya. Sahi ne güzel yaprak sarmaları su börekleri yapardı. Alışverişe çıkılırdı bir telaş. Ben ne şanslıyım ki bayramlık ayakkabıları baş ucunda geceden heyacanla uykuya yatabilen bir nesilden geliyorum. Sabah ezanıyla uyanılır hemen bayramlıklar giyilirdi. Babam bayram namazından gelince full tekmil hazır olurdu soframız. Önce el öpülür harçlıklar alınır ; sonra bütün aile sofraya oturulurdu. Ne güzel olurdu bayramlar eskiden. Şeker toplamaya çıkardık el ele tutuşup. O zamanlar şeker toplamaya çıkan çocuklar kaybolmazdı. Tanısanda tanımasanda bayramlaşmak için gezmemek ayıptı. Annem kapıya gelen çocuklar için en güzel badem şekerlerini, çikolataları ayırırdı. El öpmeye gittigimiz kapılardan kenarları dantelli mendil arasında para verilirdi . Hala çekmecemde çocukluğumdan kalma mendillerim var; bakıp bakıp hüzünlendiğim. Bayramların adı tatil değildi eskiden. Küçük yerlerde panayır meydanları kurulurdu. Bütün mahallenin çocukları bayram harçlıklarımızla dönmedolaba binmeye koşardık . Pamuk şeker, macun, bıcı bıcı satılırdı.GDO lu mısırlar yoktu bizim panayırlarımızda. Toz toprak içinde kalırdı bayramlık rugan ayakkabılarımız. Rugan ayakkabı üstündeki tozu görmüşmüdür acaba şimdiki çocuklar. Şanslı bir nesildik biz vesselam. Kasnaktan uçurtma yapardı babam; kavga ederdik kardeşimle seninki daha yükseğe çıktı benimki daha yüksekte diye. Boş arsalar da koşardık nefesimiz kesilene kadar. Çamurla oynamaktan ellerimiz üstü kanardı.Annem karnımızı doyurabilmek için zorla eve sokardı bizi. Bayramlıklar toz toprak içinde. Bacaklarıma oklava yemişliğimde vardır bu yüzden. Ne güzel bayramlarımız vardı eskiden adı tatil olmayan.
24 Kasım 2009 Salı
ÖKSÜZ
Bir yıldız düştü, gökyüzünden gözlerime.
İşte o an duydum, ağlayan kuşların sesini.
Ufacık bir tomurcuğun, bir çırpıda çiçek açtığını,
Ve bir ateş böceğinin, ansızın yüreğime düştüğünü,
O vakit gördüm.
Sevda, sensiz
Neşesini, şarkısını kaybetmiş,
Boynu bükük bir bahardı sanki
İşte o vakit anladım.
Sevdamın öksüz kaldığını.
1998-Funda
İşte o an duydum, ağlayan kuşların sesini.
Ufacık bir tomurcuğun, bir çırpıda çiçek açtığını,
Ve bir ateş böceğinin, ansızın yüreğime düştüğünü,
O vakit gördüm.
Sevda, sensiz
Neşesini, şarkısını kaybetmiş,
Boynu bükük bir bahardı sanki
İşte o vakit anladım.
Sevdamın öksüz kaldığını.
1998-Funda
GEL
Öncesini ve sonrasını, hiç düşünmeden.
Yaşamı ve aşkı sorgulamadan.
Cesur bir yürek, korkusuz bir sevda
Deli bir rüzgar ol, es de gel.
Bugünü ve sevdanı duyarak.
Aklını avuçlarına koyarak.
Duygulu bir aşık, bitimsiz bir sevda,
Kayan bir yıldız ol.
Geceme düş de gel....
1997-Funda
Yaşamı ve aşkı sorgulamadan.
Cesur bir yürek, korkusuz bir sevda
Deli bir rüzgar ol, es de gel.
Bugünü ve sevdanı duyarak.
Aklını avuçlarına koyarak.
Duygulu bir aşık, bitimsiz bir sevda,
Kayan bir yıldız ol.
Geceme düş de gel....
1997-Funda
ÖLÜMÜ DÜŞÜNMEK
Bir gece yarısı ansızın öpüverse dudaklarımdan
Alıverse beni kollarına
Yahut bir kış günü sarıverse beni
Tatlı bir uykuya dalsam kollarında
Ölümü düşünüyorum, delicesine
Bir sabah ansızın
Pencereden içeri sızıp, göz kapaklarımı öperken güneş
Ben geldim canım, merhaba dese bana
Yahut bir yaz günü
O Derin denizlere daldığımda
Dolansa ellerime, ayaklarıma
Dalgalarda bir köpük olsam
Ölümü düşünüyorum,
Ölümü özlüyorum delicesine
1997-Funda
Alıverse beni kollarına
Yahut bir kış günü sarıverse beni
Tatlı bir uykuya dalsam kollarında
Ölümü düşünüyorum, delicesine
Bir sabah ansızın
Pencereden içeri sızıp, göz kapaklarımı öperken güneş
Ben geldim canım, merhaba dese bana
Yahut bir yaz günü
O Derin denizlere daldığımda
Dolansa ellerime, ayaklarıma
Dalgalarda bir köpük olsam
Ölümü düşünüyorum,
Ölümü özlüyorum delicesine
1997-Funda
KÜÇÜK BİR KIZ ÇOCUĞU YÜREĞİM
Kaybolmuş küçük bir kız çocuğu yüreğim
Sisli ve puslu bir gece adım, adım yaklaşıyor küçüğe
Alıverip kollarına uyutmak istiyor
Kapılsa o sis bulutlarından birine
Gitse,
Suların buz gibi aktığı
Denizin hırçın, umarsız kıyıları dövdüğü sahillere
Anlatsa kaybolmuşluğunu, çaresizliğini
O eski dostuna
Küçük bir kız çocuğu yüreğim,
Kayboluvermiş çaresiz kaldırımlarda
Etrafta bir sürü insan, sel gibi akar durur üstüne
Bağırmak için açar ağzını
Gece sesini alıp götürür
O da yitiverir yüreği ile birlikte
Dünya tatlısı gülücüğü yavaşça silinir yüzünden
Ümitsiz, yemyeşil kırları düşünür
Kelebekler donar kalır düşlerinde
Çaresiz, ümitsiz,
Kayboluvermiş bir kız çocuğu yüreğim
1997-Funda
Duracell Pilstop
Sosyal Medyanın gücü..... Duracell de bu gücü farkeden markalar arasında artık. Kasım ayı içerisinde yayına giren Duracell Pilstop adlı advergame ile de dikkatler artık Duracell'in üzerinde.Yaptırdıkları flash oyun üzerinden yarışıp haftanın birincilerine bol keseden ödül dağıtan Duracell, Pilstop oyunu ile ayrıca kendini güzel pazarlıyor. 10 kat daha uzun ömürlü sloganını oldukça akılda kalıcı ve dikkat çekici.Web sitesinde de bu sloganı kullanan Duracell kullanıcılardan neyin neyden 10 kat daha iyi olduğunu söylemelerini istiyor. En çok like alana da ödül varmış benden söylemesi. Ayrıca Facebook Hayran Sayfası da rekora koşuyor.
11 Kasım 2009 Çarşamba
Ve nihayet 2012
Gösterim tarihi : 13 Kasım 2009
Yönetmen : Roland Emmerich
Oyuncular : John Cusack, Amanda Peet, Danny Glover, Thandie Newton, Woody Harrelson
Tür: Aksiyon, Bilim-Kurgu, Dram, Gerilim
2012 filmi yüksek bütçeli ve önemli starları biraraya getiren bir yapım olarak dikkatimizi çekiyor. Doğal felaket filmlerinin büyük ustası Roland Emmerich yönetmen koltuğunda. Filmde insanların dünyayı vuran felaketlere karşı hayatta kalma çabası anlatılıyor. Filmi izleyeyim yorumumu en kısa sürede yapacağım. Ön gösterim için teşekkürler Warner Bros.:))
Yönetmen : Roland Emmerich
Oyuncular : John Cusack, Amanda Peet, Danny Glover, Thandie Newton, Woody Harrelson
Tür: Aksiyon, Bilim-Kurgu, Dram, Gerilim
2012 filmi yüksek bütçeli ve önemli starları biraraya getiren bir yapım olarak dikkatimizi çekiyor. Doğal felaket filmlerinin büyük ustası Roland Emmerich yönetmen koltuğunda. Filmde insanların dünyayı vuran felaketlere karşı hayatta kalma çabası anlatılıyor. Filmi izleyeyim yorumumu en kısa sürede yapacağım. Ön gösterim için teşekkürler Warner Bros.:))
9 Kasım 2009 Pazartesi
Bizler gözlerinizin içine siz bize bakamadığınız için bakmıyoruz. Sizi daha fazla üzmemek için. Peki ya siz neden bizim gözlerimizin içine bakamıyorsunuz?
Evet neden bakamıyoruz gözlerinin içine ? Ne güzel söylemiş Güneydoğu gazisi Savaş YÜCEL
Bu sorunun yanıtı aslında kelimelerde saklı yıllardır güneydoğudan gelen çatışma haberlerini okuruz. Verilen şehitler ve gaziler o haberlerde hep bir sayıdır. Oysa her bir sayının altında çok acı hikâyeler yatar. O haberlerdeki sayıları unuttuğunuz gün şehitler ölür. O haberlerdeki sayıları unuttuğunuz gün gazilerin hayatında yeni ve acı dolu bir sayfa açılır.
Kınalı Türkü'den.
Savaş Yücel
"Biz Kınalı Bacaksızlar" kitabının yazarı. Gazilerin iç dünyasını yaşadıklarını topluma anlatmaya çalışan bir kahraman. Bir mayına basarak ayaklarını kaybeden yüzlerce gaziden biri. Yaralandığında ağzından çıkan tek söz "anneme haber vermeyin olmuş" çatışma yerinden helikoptere fırlatılarak kurtarılabilmiş.
Ergin Şen -Sağ gözü tamamen görmemesine rağmen bunu saklayarak askere gider ve komando olur askerde bu ortaya çıkınca komando olamazsın derler. Fakat o sol eliyle ateş etmeyi öğrenerek komando olmak istediğinde ısrar eder. Bir çatışma esnasında mayına basarak ayağını kaybeder. Ailesi kolu kırık diye geldiği hastanede oğullarının ayağının olmadığını görür.12 yıldır çok zor şartlarla çalışarak hayatını devam ettirmeye çalışıyor. “Bir güneydoğu gazisi bu toplumun içinde şeref ve onurla yaşayacağına içinde bulunduğum şartları kabullenemiyorum katlanamıyorum” diyor.
Olcay Polat –Bir çatışmada mayına basar ve bacağı kopar. Bacağının koptuğunu annesine üç ay boyunca söylemez. Üç ay sonra evine geldiğinde annesi evladını o halde görünce kapıda bayılır.
Ve 28 Temmuz 1991 günü PKK Bingöl-Solhan kara yolunu kesti. Tüm araçları durdurdu. Durdurulan araçların birinde polis memuru Osman çınar ve ailesi vardı. Osman çınarın eşi Meliha Çınar o gün başına gelen faciayı yıllar sonra bir mektupla anlattı. Bu mektup basında yer almadı.
İŞTE O MEKTUP..........
Beyim arabadan inerken bana siz arabadan inmeyin dedi ben iki kızımla birlikte arabanın içinde iki saat bekledim. Daha sonra eşim sağındaki ve solundaki teröristlerle yanıma gelip. Çocuklarıma iyi bak iyi sahip ol dedi. Eşimin son sözü buydu teröristler çabuk arabadan in dediler. Bende sadece el çantamı ve iki çocuğumu alıp arabadan indikten sonra arabamızı yaktılar. Beyimi şehit ettiler. Beyimin cenazesini Bingöl’e götürdüler o zaman 3 aylık hamileydim. Polisler beni sağlık ocağına götürdüler. Doktorlar bebeği kaybetme tehlikesi var dedi. Bana iğne yaptılar Malatya devlet hastanesine kadar cenazeyle birlikte gittik. Cenaze arabası hastane önünde beklerken ben kürtaj oldum.Ben o anda bir değil iki şehit verdim
Oktay Kaya
Pusuya düşerler ve bir can pazarında. Defalarca vurulur. O kolundan ve vücüdünun çeşitli yerlerinden yaralanırken komutanını yanı başında şehit verir.
Abdurrahman Güven
Timin mayıncısıdır. En önden mayın dedöktörü ile ilerlemektedir. Çatışmaya girerler. Üç yönden yoğun ateş altındadır. Vurulacağını anlayınca bir kayanın arkasına atar kendini kayanın arkası uçurumdur. Aşağı düşmemek için ayağını kayanın arasına sıkıştırır tam o esnada kafasından vurulur. Tam 4 saat boyunca bacağından asılı vaziyette, kafatası parçalanmış, o iki kayanın arasına sıkışmış bilinçsiz ecelini bekler. Ancak ecel randevuya gelmez. Aylarca hastanede kalır ve acı gerçekle yüzleşmeye başlar.
Bunlar onu sözleridir. "Ben zannettim ki bütün halklar benimle gurur ve onur duyacak. Öyle değilmiş"vah vah diyor herkes sonra maaşımızı soruyor en çok zoruma giden de bu""biz para için oraya gitmedik vatan bayrak için gittik. Bana dünya para verip git deselerdi gitmezdim. Bayrak için gittim.”
Erdal Sucu
9 kişinin şehit olduğu bir çatışmadan 2 kolundan vurulmuş olarak çıkar. Gata da tam iki yıl boyunca tedavi görür.Sonrasında DMO da depoda çalışmaya başlar. Deponun çalışma şartları çok ağırıdır ve altından kalkamaz ve şikâyetçi olur. Müdürün karşısına çıkar. Müdür “buranın müdürü benim seni nerde istersem orda çalıştırırım şikâyetçi isen seni tuvalet temizlemeye vereyim, ya da bulaşıkçı yapayım ister misin” der. Onuru ve gururu kırılan Erdal çaresiz depodaki işinin başına döner. Ve korkulan olur depoda her biri tonlarca ağırlıkta olan kağıt balyalar devrilir ve Erdal altında kalır arkadaşları ancak 15 dakika sonra onu oradan çıkarabilirler. Erdal yaşadığı onca şeyin üstüne birde felç kalır.

Şahin Telli
Siirt Pervari’de çatışmaya girer. Beş şehidin verildiği bir çatışmadan omuriliğine isabet eden bir kurşunla felç kalır. “Ben gaziyim diyemiyorum” diyor.
Metin Erdem
Teskeresine 20 gün kala pusuya düşer. 160 kişilik bir PKK lı gurupla çatışmaya girer. Bir el bombasının yanında patlaması sonucu gözlerini kaybeder. Kafasının her yerinde şarapnel parçaları varGöksel Gümüş
Derecik karakoluna askerlk hizmetini yaparken. Derecik karakolu 600 kişinin saldırısına uğrar. 28 şehit verilir. Yanında ki ağır makinelide ki arkadaşı vurulur yalnız kalır. Teröristlere geçit vermemeye çalışırken. Göksel kafasından vurulur. Ailesine ilk haber şehit diye gelir. Derecik baskınından hastaneye getirilen üç askerden ikisi şehit olur ancak bir asker hala yaşıyordur. Askerler künye taşımadıkları için sağ kalan askerin kim olduğu tespit edilemez. Gökselin annesi oğlunun vücudundaki yanık izini doktorlara tarif eder. Gökselin hayatta olduğu bu şekilde anlaşılır. Göksel nişanlıdır. Birbirlerini çok severler. Aylar süren tedaviler sonucu Göksel tekerlekli sandalyeye mahkum kalmıştır. Genç kız ailesinin baskısıyla nişanlısından ayrılır ve bir başkasıyla evlendirilir. Gelin olmak için ısrarla 28 Eylül gecesine ister kimse neden olduğunu bilemez. 28 Eylül gökselin vurulduğu gecedir. Üç kızı olur. Çocukların isimleri Sibel,Yağmur ve Damla dır. Bu isimlerin sebebini bir tek Göksel anlar. Sibel ikisini tanıştıran kızın ismidir. Yağmur ve Damla ise senin için ağlıyorum demektir.“Göksel onu hala çok seviyorum. Dilerim her zaman mutlu olur" diyor.
Binbaşı Bekir Karabıyık'ın şehir olmadan iki hafta önce eşine yazdığı son mektubu da basına hiç yansımadı.
Güzel hanımcım şimdi ayrılık zamanıdır. Sen genç oğulcuklarım çok küçüksünüz sizi mesut ve bahtiyar edebilmek için çok uğraştım. Çileli bir hayattı bu beraber yaşadık. Beni anlamışsındır. Göhsüm içindeki kafesine sığmıyor çok dua aldın. Bu sebepten uzun ömür ve hayır ümidim vardır. Fakat ben kefenimi hep üzerimde hissettim ecel gelirse sefa gelsin onunla arkadaşım ben yeter ki son nefeste mümin olarak göçeyim. Hak vaki olur inşallah şehit olurum. Sana ağlama demiyorum. Seven sevdiği için elbette ağlar. Müsterih ol haram lokma yemediniz yedirmedim. Bilmeden işlediklerimizi Allah affetsin çocukları hoş tut hep tatlı sözler söyle onlar Allahın izniyle hayırlı insan olur. Büyük oğlum hırçındır ama merhametlidir. Küçük oğlum hem akıllı hem iyi huyludur. İkisinde de siyasi zeka vardır. Devlet adamı olabilirler o yöne yöneltmeye çalış. Demin dostların kimlerse onlarla irtibatı kesme. Ben senden razıyım Allah da senden razı olsun. Allah cennet nasip ederse seni de yanıma versin iffet, namus ve hanımefendiliğinle her zaman bir yıldızdın. Güzel yüzünü Allah nasip ederse tekrar görürüm. Ama dünyada ama ahirette hakkınızı helal edin.
Evin babası Bedir.
UNUTULMAK BİR ŞEHİDİ ÖLDÜRÜR, UNUTMAK İNSANLIĞI. NEDEN GÖZLERİNİN İÇİNE BAKAMADIĞINIZIN CEVABI VİCDANLARINIZDA SAKLI.
ONLAR BİZ SICAK YATAKLARIMIZDA DAHA RAHAT DAHA HUZURLU UYUYALIM DİYE. VATAN DİYE BAYRAK DİYE ÖLDÜLER GAZİ OLDULAR.
KOMANDO OLMAK ONURUMDUR
OLUR YA BİR ÇATIŞMADA ÖLÜRSEM
ARKAMDAN YAS TUTMAYIN
BIRAKIN TOPRAĞIMDA RAHAT UYUYAYIM
BEDENİMDEN KOMANDOMU ÇIKARMAYIN
ONLAR BENİM GURURUMDUR
ÖLÜNCE KEFENİM OLACAK
BAŞIMDAN MAVİ BEREMİ ÇIKARMAYIN
O BENİM ŞANIM ŞEREFİM OLACAK
AYAĞIMDAN BOTLARIMI ÇIKARMAYIN
ONLAR NİCE YOLLAR AŞACAK
ŞEHİT OLURSAM SIRAT KÖPRÜSÜNDEN GEÇECEK
ELİMDEN TÜFEĞİMİ ALMAYIN
O BENİM MEZARIMA SEMBOL OLACAK
YARAMIN KANINI SİLMEYİN
AHİRETTE HESABI SORULACAK
GÖĞSÜMDEN KÖR KURŞUNU ÇIKARMAYIN
O BENİM MADALYAM OLACAK...
Bu şiir, Hakkari - Çukurca - Üzümlü Jandarma Sınır Karakolu'nda görevliyken 12 Aralık 1993 günü saat 21.00 sıralarında bölücü eşkiya ile yapılan silahlı çatışmada kahramanca çarpışarak şehit düşen Mustafa oğlu, Sakarya 1972 doğumlu Jandarma Komando Onbaşı Zekeriya Gülyaman'ın (1972/4) şahsi eşyaları içerisinden çıkmıştır.
UNUTMAYIN!.... UNUTTURMAYIN!....
28 Ekim 2009 Çarşamba
Kralın Son Vedası :This is it....



Pop'un Kralı Michael Jackson'ın Son Konser Provalarının Kayıtlarından Oluşan, "Michael Jackson: This İs İt" Filmini, Bu Gece Kanyon Cinebonus'da Yapılan Galada izledik. Herşeyden önce Gala çok güzel organize edilmişti. Bunun için bir I love Bonus demek lazım. Filme gelince baştan sona bir rüyada gibisiniz. Michael o ününü hak eden onu Michael yapan bütün özellikleriyle sizi ilk sahneden itibaren perdeye kilitliyor. Tüm film boyunca iyi bir ekibin nasıl olduğunu, her şarkı için nasıl günlerce çalışıldığını, Michael'in inanılmaz mütevaziliğini ve mükemmelliyetçiliğini görüyorsunuz.Bu arada konser için yeniden yapılan 3D Thriller klibi cidden mükemmeldi. Baştan sona bir Michael şöleni , bittiği için içinizin burulduğu , kralın son vedası.
8 Ekim 2009 Perşembe

“Duyu-Yorum” Kurumsal Film Festivali’nde Özel Gösterimde!!!Düşler Akademisi Film – Video Atölyesi öğrencilerinin hazırladıkları kısa film “Duyu-yorum” Kurumsal Film Festivali 2009’da yerini aldı!2006 yılından beri düzenlenen Kurumsal Film Festivali, bu yıl “İş’te Marka – İş’te İletişim – İş’te Reklam” kategorileri ile kurumsal firma çalışanlarının hazırladıkları filmleri İstanbullular’la buluşturuyor. Hazırlanan filmlerin yanısıra bu sene ulusal ve uluslar arası kısa film festivallerınden seçilen ve çoğu ödüllü filmlerin de gösterimi yapılacak.Düşler Akademisi Film – Video Atölyesi öğrencilerinin hazırladığı kısa film “Duyu-Yorum” özel gösterim ile izleyicilerin beğenisine sunulacak. Öğrenciler; jenerik hazırlanması, devamlılık, yardımcı yönetmenlik, kurgu yönetimi görevlerini üstlenmişlerdir. Film, hayat dolu üç işitme engelli gencin atölye saatinden önce buluşup, hayattan aldıkları keyfi vurgular.Goethe Institut, British Council, Serimaj, İtalyan Kültür Merkezi, kurumsalhaberler.com ve Patika Yapım’ın desteklediği Kurumsal Film Festivali’nde Düşler Akademisi öğrencilerinin filmi özel gösterim ile programda yer almaktadır…Festival kapsamındaki filmler, 7-8-9-10 Ekim 2009 tarihlerinde Cadde Bostan Kültür Merkezi ve Akbank Sanat’ta ücretsiz olarak izlenebilecektir.http://www.corporatefilmfest.com/
7 Ekim 2009 Çarşamba
District 9

Klasik uzaylı filmlerine inat değişik bir bakış açısı. Belgesel tarzında anlatımla başlayan film oldukça ilginç ve şaşırtıcı gelişmelerle devam ediyor. Baştan sona sıkılmadan izleyebileceğiniz ve karideslere sempati duyacağınız :)) bir film. Bu arada yönetmen insanoğlunun inanılmaz vahşi doğasını çok güzel vurgulamış. Bu tarz filmleri sevenler için kaçırılmayacak bir yapıt.
5 Ekim 2009 Pazartesi
UZAK İHTİMAL

İstanbula Tayin olan genç bir muezzinin kapı komşusu Clara ile yasadığı veya yaşamak istediği birşey.Müezzinin saflığı, İstanbul'un fesatlığı, cami ve kilisenin yanyana işlendiği ; çok hoş mekanlarla örülü Galata'nın mistik tarihi dokusunun yansıtıldığı ;yönetmenin ustaca izleyicinin içini ısıttığı bir film. Birde olmazsa olmaz İstanbul'un şafak manzaraları tabi kahramanımız müezzin olunca sabah namazından sonra soluğu deniz kıyısında alıyordu.Sıcacık bir film bence..
8 Eylül 2009 Salı
Eylül 1980 SİİRT...Geride bıraktığım çocukluğum..
O yıllarda doğuda olmak şanstı galiba. Çünkü terörün eli güzel ülkemin başka yerlerini karıştırıyordu. Büyük şehirlerden her gün acı dolu haberler gelirken Siirt'te hayat normal akışında devam ediyordu. Neredeyse bir asırdır oynanan aynı oyunun, "sağcı-solcu" bölümündeydik o yıllarda.
Babamın alacakaranlıkta kayboluşunu izlerken gözlerimden yaşlar süzülüyordu. Neden ağladığımı bilmiyordum. Bir şeyler ters gidiyordu farkındaydım. Kapının sesiyle irkildim. Annem gözlerini silip kapıya koştu. Nilgün teyze kucağında çocuğu, üzerinde geceliği, çıplak ayaklarıyla kapıda dikilmiş öyle boş gözlerle anneme bakıyordu. Annem “ne olacak şimdi?” dedi. Ne olmuştu! Çıldıracaktım. Bu avazı çıktığı kadar bağıran adam kimdi? Sesimi çıkarmaya korkuyor usulca bir kenarda olanları izliyordum.
İhtilal dediler...
Ne demekti ihtilal...
Sanırım kötü bir şeydi. Çünkü kimse gülmüyordu.
Nihayet birinin aklına televizyonu açmak gelmişti. Silahlı kuvvetler yönetime el koydu diyordu televizyon. Her şey benim için o kadar karman çormandı ki. O kadar anlaşılmaz, o kadar uzak.
Eylül 1980 SİİRT. Güneş yavaş yavaş doğmaya başlamıştı… Bugün her günden farklı bir gündü.
Okullar hala kapalıydı sanırım. Hatırladığım kadarıyla okula gitmedik epey bir süre. Babam öğlene doğru annemi arayıp sıkı sıkı tembihlemişti “bahçeye bile inmeyin sakın” diye. Balkondan dışarıya bakıyordum. Annem avazı çıktığı kadar bağırıyordu “içeri gir çabuk” diye.
Cep telefonum yoktu ki arkadaşlarım ne yaptı? Ya da ne yapıyorlar mesajlaşalım. Ya da internetim yoktu ki Google ihtilal yazayım; ne olduğunu söylesin bana. Öyle dizlerimi karnıma çekip salondaki koltuğun üzerinde oturup televizyonda olup biteni izliyordum. Televizyon deyince hemen bugünkü televizyonlar gelmesin aklınıza :),tek kanal günün belli saatleri yayın yapardı. Annemin bunu fark etmesi uzun sürmedi. Televizyonda yasaktı artık :).
Bir şeyler ters gidiyordu. Sanırım hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı artık ve olmadı da.
Eruh çayının kıyısını o seneden sonra hiç görmedik. Pervari’ye de gidemedik. Bugün düşünüyorum da bu iki güzel vatan toprağının ismi bile insanlar üzerinde nasıl bir korku yaratıyor. Benim kıyısında koşturduğum. Ağaçlarının arasında dolaştığım. Yöre halkıyla aynı sofraya oturup yemek yediğim Eruh la bugünkü Eruh aynı yer mi? Nasıl bir zihniyet 1984 de orda yapılan katliamı bir festivalle kutluyor bugün. Aynı oyunun hatta aynı senaryonun adı değişik sadece; bugünkü ismi “sağ-sol” değil de “kürt-türk”. http://www.frmtr.com/genel/464641-pkk-katliam-kronolojisi.html
Dayım kayıptı üç gündür. Anneannemler İstanbul’da yaşıyordu. Anneannem ağlayarak annemi arayıp haber vermişti. Dayımı bir türlü bulamıyorlardı. Askerler götürmüştü ama nereye? Neden dayımı götürsünler ki? Dayım doktordu. Endişe ve korku evimizin her tarafına yayılmıştı. Artarak ve katlanarak büyüyordu.
Kardeşimi akşam olunca teskin etmek mümkün olmuyordu. Ağlayarak camda babamın gelişini bekliyor ama babam bir türlü gelmiyordu. Ben artık beklemekten vazgeçmiştim, neden bilmiyorum artık hiç gelmeyecekmiş gibi geliyordu. Çok mutsuzdum. Annem bizi teskin etmeye çalışıyordu. Dışarı çıkamayışımızın nedenini anlatmaya çalışıyordu. Ama ben bir türlü anlayamıyordum. Neden hayatımız tehlikedeydi ki daha geçen hafta değimliydi, arabamızla Diyarbakır’a gitmiştik. Güle oynaya şehirde dolaşıp alışveriş yapmıştık. Ben kimseye bir şey yapmamıştım ki. Neden hayatımız tehlikedeydi? Bugün ne olmuştu ki sokağa çıkamıyorduk. Bir türlü anlayamıyordum.
Babamı çok özlemiştim. Artık saatler bile geçmiyordu sanki. Komşular gelip gidiyor iyi olduklarına dair haber alanlar birbirleriyle paylaşıyor, bazen ağlanıyor, bazen hararetli tartışmalar oluyordu. Annemin gözlerinde sürekli bir endişe vardı. Bize belli etmemeye çalışsa da hayatındaki çok sevdiği iki erkek için endişeleniyor. Endişe gözlerinde kocaman bir bulut oluyordu.
Bir hafta sonrasıydı bir akşam babam eve döndü. Hayatımda ki en uzun bir haftaydı. Koşarak boynuna sarıldık. Çok yorgun ve mutsuz görünüyordu. Bize sarılıp uzun uzun öptü. O artık evdeydi ya sanki her şey düzelecekti. İçimi tarifsiz bir sevinç kaplamıştı.
Fakat hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Dayımı Diyarbakır cezaevinde bulmuşlardı nihayet. Annem en azından yeri belli olduğu için biraz rahatlamıştı; fakat bu defa bilinmezliğin yerini, bilenene duyulan korku kaplamıştı.
Dayım ve ben bir dönemi birlikte geçirmiştik. Uzun hippi saçları, İspanyol paçalı pantolonları, Barış Manço bıyıkları ile dönemin üniversiteli gençliğindendi. Sabahları aynanın karşısında geçince o süslü reyhan ben süslü pembe olur, itişip kakışır, “İkimiz bir fidanın güller açan dalını” söylerdik bağıra bağıra. İlk bisikletim onun hediyesiydi; üç tekerlekli ve kırmızı.
Uzun zaman olmuştu dayımı görmeyeli. Okulu bitirmiş Diyarbakır’ın Bismil ilçesine atanmıştı. Hiç yüksünmemiş, gitmem dememiş ve vatanımın bu güzel toprağında görev yapmaya gelmişti. Sonra ki yıllarda uzmanlık sınavını kazanmış ve İstanbul’a dönmüştü. Kaderi onu bu defa Diyarbakır’a farklı bir şekilde geri getirmişti.
Bugün bir kadın olarak annemi daha iyi anladığımı itiraf etmeliyim. Sevdiği iki erkek istemeseler de karşı cephelerdeydi. Ne kadar zor olduğunu şimdi daha iyi anlayabiliyorum.
Bir gün anne ve babamın yatak odasında hararetli hararetli tartıştıklarını duydum. Babam “ne yapayım elimden bir şey gelmiyor” diyor bağırıyordu. Annem ağlıyor “ne olursun bir şeyler yap” diyordu. Daha sonra öğrendiğime göre; babam birkaç kez dayımı görmek için Diyarbakır cezaevine gitmiş. Fakat görmesi mümkün olmadığı gibi birde tehdit edilmişti. “Buralarda fazla dolaşma alırız senide içeri” diye. Zor günlerdi. Hem de sanılanın aksine herkes için çok zor günlerdi.
Hiçbir şey eskisi gibi değildi artık. Siirt’te eskisi gibi değildi. Bisikletimle şehrin içinde tur atıp dolaştığım günler geride kalmıştı. Her yüzde korku ve endişe hakimdi. Çocukların arasında bile eski sohbetler yerini, babalarımızdan haber alıp alamadığımıza. Tanıdığımız insanların tutuklanışlarına bırakmıştı artık. Askerdi babalarımız. Ama tutuklayanlarla tutuklananlar aynı ailedendi. “-Hasan Meltemi öpmüş biliyor musun?” söylemleri çok gerilerde kalmıştı. Zorla büyümüştük sanırım.
Birkaç ay sonra bir sabah evimiz bayram yeri gibi oldu. Babam dayımla beraber Diyarbakır’dan dönmüştü. Herkes ağlıyordu. Kapıdan girdiklerinde koşup sıkıca dayıma sarılmak istedim. Uzanan kollarımdan beni yakaladı. “Dur bakalım süslü pembe çok pisim dedi”.
Dayımda eski dayım değildi artık. Çok zayıflamış sanki yaşlanmıştı. Hatıralarımda ki gülen yüzlü, uzun saçlı, şakacı genç gitmiş; bambaşka bir adam gelmişti onun yerine. Annem sürekli “şükürler olsun Allah’ım” diyor ve ağlıyordu. Ne kadar çok ağlar olmuştu o dönemde. Daha öncesini düşünüyorum da annemin ağladığını çok nadiren hatırlıyorum. Banyoyu hazırlayıp, dayımın üzerinden çıkanları büyük bir torbaya doldurmuştu. Bitlenmişti dayım. Bütün elbiseleri bit içindeydi. İnsan nasıl bitlenir ki? Çocuk aklım bir türlü almıyordu.
Hayatlarımızdan endişe etmeyi, bir sabah korkuyla uyanmayı, neden olduğunu bilmeden korkmayı, çok küçük yaşlarımızda hem de kaosun tam ortasında kalarak öğrenmek zorunda kalmıştık. Oysa bizler çocuktuk ve kimseye bir şey yapmamıştık.
Eylül 1980 SİİRT…Artık hiç bir şey eskisi gibi değildi.
O yaz Ankara’ya tayinimiz çıktı!
Şehir kütüphanesini,
Yazlık sinemayı,
Koştuğum sokakları,
Öğrendiğim Arapça küfürleri,
Arkadaşlarımı,
Öğretmenlerimi,
Saklambaç oynadığımız arka bahçeyi,
Yumurta bayramlarını,
Yılsonu mezuniyet partilerini,
İlk dansımı yaptığım delikanlıyı,
Annemin diktiği pembe tuvaletimi,
Sevdiğim yeşil gözlü çocuğu,
Çocukluğumu, geride bırakıp; sıcak bir Ağustos ayında Ankara’ya doğru yola çıktık…
Babamın alacakaranlıkta kayboluşunu izlerken gözlerimden yaşlar süzülüyordu. Neden ağladığımı bilmiyordum. Bir şeyler ters gidiyordu farkındaydım. Kapının sesiyle irkildim. Annem gözlerini silip kapıya koştu. Nilgün teyze kucağında çocuğu, üzerinde geceliği, çıplak ayaklarıyla kapıda dikilmiş öyle boş gözlerle anneme bakıyordu. Annem “ne olacak şimdi?” dedi. Ne olmuştu! Çıldıracaktım. Bu avazı çıktığı kadar bağıran adam kimdi? Sesimi çıkarmaya korkuyor usulca bir kenarda olanları izliyordum.
İhtilal dediler...
Ne demekti ihtilal...
Sanırım kötü bir şeydi. Çünkü kimse gülmüyordu.
Nihayet birinin aklına televizyonu açmak gelmişti. Silahlı kuvvetler yönetime el koydu diyordu televizyon. Her şey benim için o kadar karman çormandı ki. O kadar anlaşılmaz, o kadar uzak.
Eylül 1980 SİİRT. Güneş yavaş yavaş doğmaya başlamıştı… Bugün her günden farklı bir gündü.
Okullar hala kapalıydı sanırım. Hatırladığım kadarıyla okula gitmedik epey bir süre. Babam öğlene doğru annemi arayıp sıkı sıkı tembihlemişti “bahçeye bile inmeyin sakın” diye. Balkondan dışarıya bakıyordum. Annem avazı çıktığı kadar bağırıyordu “içeri gir çabuk” diye.
Cep telefonum yoktu ki arkadaşlarım ne yaptı? Ya da ne yapıyorlar mesajlaşalım. Ya da internetim yoktu ki Google ihtilal yazayım; ne olduğunu söylesin bana. Öyle dizlerimi karnıma çekip salondaki koltuğun üzerinde oturup televizyonda olup biteni izliyordum. Televizyon deyince hemen bugünkü televizyonlar gelmesin aklınıza :),tek kanal günün belli saatleri yayın yapardı. Annemin bunu fark etmesi uzun sürmedi. Televizyonda yasaktı artık :).
Bir şeyler ters gidiyordu. Sanırım hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı artık ve olmadı da.
Eruh çayının kıyısını o seneden sonra hiç görmedik. Pervari’ye de gidemedik. Bugün düşünüyorum da bu iki güzel vatan toprağının ismi bile insanlar üzerinde nasıl bir korku yaratıyor. Benim kıyısında koşturduğum. Ağaçlarının arasında dolaştığım. Yöre halkıyla aynı sofraya oturup yemek yediğim Eruh la bugünkü Eruh aynı yer mi? Nasıl bir zihniyet 1984 de orda yapılan katliamı bir festivalle kutluyor bugün. Aynı oyunun hatta aynı senaryonun adı değişik sadece; bugünkü ismi “sağ-sol” değil de “kürt-türk”. http://www.frmtr.com/genel/464641-pkk-katliam-kronolojisi.html
Dayım kayıptı üç gündür. Anneannemler İstanbul’da yaşıyordu. Anneannem ağlayarak annemi arayıp haber vermişti. Dayımı bir türlü bulamıyorlardı. Askerler götürmüştü ama nereye? Neden dayımı götürsünler ki? Dayım doktordu. Endişe ve korku evimizin her tarafına yayılmıştı. Artarak ve katlanarak büyüyordu.
Kardeşimi akşam olunca teskin etmek mümkün olmuyordu. Ağlayarak camda babamın gelişini bekliyor ama babam bir türlü gelmiyordu. Ben artık beklemekten vazgeçmiştim, neden bilmiyorum artık hiç gelmeyecekmiş gibi geliyordu. Çok mutsuzdum. Annem bizi teskin etmeye çalışıyordu. Dışarı çıkamayışımızın nedenini anlatmaya çalışıyordu. Ama ben bir türlü anlayamıyordum. Neden hayatımız tehlikedeydi ki daha geçen hafta değimliydi, arabamızla Diyarbakır’a gitmiştik. Güle oynaya şehirde dolaşıp alışveriş yapmıştık. Ben kimseye bir şey yapmamıştım ki. Neden hayatımız tehlikedeydi? Bugün ne olmuştu ki sokağa çıkamıyorduk. Bir türlü anlayamıyordum.
Babamı çok özlemiştim. Artık saatler bile geçmiyordu sanki. Komşular gelip gidiyor iyi olduklarına dair haber alanlar birbirleriyle paylaşıyor, bazen ağlanıyor, bazen hararetli tartışmalar oluyordu. Annemin gözlerinde sürekli bir endişe vardı. Bize belli etmemeye çalışsa da hayatındaki çok sevdiği iki erkek için endişeleniyor. Endişe gözlerinde kocaman bir bulut oluyordu.
Bir hafta sonrasıydı bir akşam babam eve döndü. Hayatımda ki en uzun bir haftaydı. Koşarak boynuna sarıldık. Çok yorgun ve mutsuz görünüyordu. Bize sarılıp uzun uzun öptü. O artık evdeydi ya sanki her şey düzelecekti. İçimi tarifsiz bir sevinç kaplamıştı.
Fakat hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Dayımı Diyarbakır cezaevinde bulmuşlardı nihayet. Annem en azından yeri belli olduğu için biraz rahatlamıştı; fakat bu defa bilinmezliğin yerini, bilenene duyulan korku kaplamıştı.
Dayım ve ben bir dönemi birlikte geçirmiştik. Uzun hippi saçları, İspanyol paçalı pantolonları, Barış Manço bıyıkları ile dönemin üniversiteli gençliğindendi. Sabahları aynanın karşısında geçince o süslü reyhan ben süslü pembe olur, itişip kakışır, “İkimiz bir fidanın güller açan dalını” söylerdik bağıra bağıra. İlk bisikletim onun hediyesiydi; üç tekerlekli ve kırmızı.
Uzun zaman olmuştu dayımı görmeyeli. Okulu bitirmiş Diyarbakır’ın Bismil ilçesine atanmıştı. Hiç yüksünmemiş, gitmem dememiş ve vatanımın bu güzel toprağında görev yapmaya gelmişti. Sonra ki yıllarda uzmanlık sınavını kazanmış ve İstanbul’a dönmüştü. Kaderi onu bu defa Diyarbakır’a farklı bir şekilde geri getirmişti.
Bugün bir kadın olarak annemi daha iyi anladığımı itiraf etmeliyim. Sevdiği iki erkek istemeseler de karşı cephelerdeydi. Ne kadar zor olduğunu şimdi daha iyi anlayabiliyorum.
Bir gün anne ve babamın yatak odasında hararetli hararetli tartıştıklarını duydum. Babam “ne yapayım elimden bir şey gelmiyor” diyor bağırıyordu. Annem ağlıyor “ne olursun bir şeyler yap” diyordu. Daha sonra öğrendiğime göre; babam birkaç kez dayımı görmek için Diyarbakır cezaevine gitmiş. Fakat görmesi mümkün olmadığı gibi birde tehdit edilmişti. “Buralarda fazla dolaşma alırız senide içeri” diye. Zor günlerdi. Hem de sanılanın aksine herkes için çok zor günlerdi.
Hiçbir şey eskisi gibi değildi artık. Siirt’te eskisi gibi değildi. Bisikletimle şehrin içinde tur atıp dolaştığım günler geride kalmıştı. Her yüzde korku ve endişe hakimdi. Çocukların arasında bile eski sohbetler yerini, babalarımızdan haber alıp alamadığımıza. Tanıdığımız insanların tutuklanışlarına bırakmıştı artık. Askerdi babalarımız. Ama tutuklayanlarla tutuklananlar aynı ailedendi. “-Hasan Meltemi öpmüş biliyor musun?” söylemleri çok gerilerde kalmıştı. Zorla büyümüştük sanırım.
Birkaç ay sonra bir sabah evimiz bayram yeri gibi oldu. Babam dayımla beraber Diyarbakır’dan dönmüştü. Herkes ağlıyordu. Kapıdan girdiklerinde koşup sıkıca dayıma sarılmak istedim. Uzanan kollarımdan beni yakaladı. “Dur bakalım süslü pembe çok pisim dedi”.
Dayımda eski dayım değildi artık. Çok zayıflamış sanki yaşlanmıştı. Hatıralarımda ki gülen yüzlü, uzun saçlı, şakacı genç gitmiş; bambaşka bir adam gelmişti onun yerine. Annem sürekli “şükürler olsun Allah’ım” diyor ve ağlıyordu. Ne kadar çok ağlar olmuştu o dönemde. Daha öncesini düşünüyorum da annemin ağladığını çok nadiren hatırlıyorum. Banyoyu hazırlayıp, dayımın üzerinden çıkanları büyük bir torbaya doldurmuştu. Bitlenmişti dayım. Bütün elbiseleri bit içindeydi. İnsan nasıl bitlenir ki? Çocuk aklım bir türlü almıyordu.
Hayatlarımızdan endişe etmeyi, bir sabah korkuyla uyanmayı, neden olduğunu bilmeden korkmayı, çok küçük yaşlarımızda hem de kaosun tam ortasında kalarak öğrenmek zorunda kalmıştık. Oysa bizler çocuktuk ve kimseye bir şey yapmamıştık.
Eylül 1980 SİİRT…Artık hiç bir şey eskisi gibi değildi.
O yaz Ankara’ya tayinimiz çıktı!
Şehir kütüphanesini,
Yazlık sinemayı,
Koştuğum sokakları,
Öğrendiğim Arapça küfürleri,
Arkadaşlarımı,
Öğretmenlerimi,
Saklambaç oynadığımız arka bahçeyi,
Yumurta bayramlarını,
Yılsonu mezuniyet partilerini,
İlk dansımı yaptığım delikanlıyı,
Annemin diktiği pembe tuvaletimi,
Sevdiğim yeşil gözlü çocuğu,
Çocukluğumu, geride bırakıp; sıcak bir Ağustos ayında Ankara’ya doğru yola çıktık…
4 Eylül 2009 Cuma
Eylül 1980 SİİRT;Hasan Mutlucan'la ilk tanışma...(O bir haftayı ve olanları paylaşmaya devam edeceğim.)
Serin bir Eylül sabahıydı. Bir yerlerde yüksek volüm radyo sesi geliyor biri bağıra bağıra türkü söylüyordu.
"Yinede şahlanıyor aman Kolbaşını yandım da kır atı Görünüyor yandım aman Bize serhad yolları. " Hasan Mutlucan kimdir bilmezdim. (http://tr.wikipedia.org/wiki/Hasan_Mutlucan) Tabi ihtilal ne demek onuda bilmezdim. Korkarak uyandım. Evin içinde bir koşturmaca vardı. Yatağımdan kalkıp uykulu gözlerimle koridorda çıktım. Babam hazırlanıyor annem koridorda ağlıyordu. Hava henüz ağarmaya başlamış, güneş doğmamıştı.
Küçük kardeşim geceliğimin eteğinden tutmuş ne olduğunu anlamaya çalışan gözlerle bana bakıyordu bende ağlayan anneme. Babam telaş içinde botlarını giydi ve hepimize sarılıp öptü; "korkmayın" dedi. Neden korkmam gerektiğini bilmiyordum. Babamın sabahın o saatinde nereye gittiğini de. Radyonun sesi karşı evden geliyordu. Annem babamın arkasından koridora çökmüş ağlıyordu.
Korkmuştum, neden korktuğumu bilmeden. Kardeşim anneme sarılmış ağlıyordu. Vakit kuşluk vaktiydi.
Babamı giderken görmek için pencereye koştum.İsmini bilmediğim o adam hala bağıra bağıra türkü söylüyordu. Eylül 1980 SİİRT.
Bütün pencerelerin ortadaki kocaman bir alana baktığı lojman camından, bütün babaların giyinmiş gidiyor olduklarını gördüğümde daha da korktum. Neden korktuğumu bilmeden...
Babamı bir hafta sonra görebildim yeniden. Yorgun ve mutsuzdu.
"Yinede şahlanıyor aman Kolbaşını yandım da kır atı Görünüyor yandım aman Bize serhad yolları. " Hasan Mutlucan kimdir bilmezdim. (http://tr.wikipedia.org/wiki/Hasan_Mutlucan) Tabi ihtilal ne demek onuda bilmezdim. Korkarak uyandım. Evin içinde bir koşturmaca vardı. Yatağımdan kalkıp uykulu gözlerimle koridorda çıktım. Babam hazırlanıyor annem koridorda ağlıyordu. Hava henüz ağarmaya başlamış, güneş doğmamıştı.
Küçük kardeşim geceliğimin eteğinden tutmuş ne olduğunu anlamaya çalışan gözlerle bana bakıyordu bende ağlayan anneme. Babam telaş içinde botlarını giydi ve hepimize sarılıp öptü; "korkmayın" dedi. Neden korkmam gerektiğini bilmiyordum. Babamın sabahın o saatinde nereye gittiğini de. Radyonun sesi karşı evden geliyordu. Annem babamın arkasından koridora çökmüş ağlıyordu.
Korkmuştum, neden korktuğumu bilmeden. Kardeşim anneme sarılmış ağlıyordu. Vakit kuşluk vaktiydi.
Babamı giderken görmek için pencereye koştum.İsmini bilmediğim o adam hala bağıra bağıra türkü söylüyordu. Eylül 1980 SİİRT.
Bütün pencerelerin ortadaki kocaman bir alana baktığı lojman camından, bütün babaların giyinmiş gidiyor olduklarını gördüğümde daha da korktum. Neden korktuğumu bilmeden...
Babamı bir hafta sonra görebildim yeniden. Yorgun ve mutsuzdu.
3 Eylül 2009 Perşembe
Yıl 1979 SİİRT
Yıl 1979 SİİRT...Hem yazlık hem de kışlık sinema vardı...Birde halk kütüphanesi kocaman. Okuldan sonra mutlaka kütüphaneye uğrar ödevlerimizle ilgili çalışma yapardık. Tozlu büyük rafların arasında dolaşıp. aradığımız bilgiye ulaşmak için kitapları karıştırırdık. İnternet yoktu tabi o zamanlar...Akşamları annem ve babam bizi yanlarına alıp yürüyerek yazlık sinemaya götürürdü.Her yeni gelen film olay olurdu.Siirtli arkadaşlarımız vardı. Sokakta yürürken korkmazdık o zamanlar yada niye biz doğudayız diye hayıflanmazdık.Yazın insanlar damlarda yatardı. Birde yumurta bayramları vardı hep beraber kutladığımız.Pervari ye bal almaya gider. Eruh çayının kıyısında piknik yapardık. Yıl 1979 SİİRT askerdi babam ve o göreve giderken annemin yüreği ağzına gelmezdi o zamanlar. Çarşıda rahatça dolaşır doğulu yada batılı ayrımı nedir bilmezdik.Otobüsle seyahat ederken askeri kimliklerimizi saklamazdık. Sadece asker,polis yada öğretmen olduğu için hiç tanımadığı insanlar tarafından öldürülme korkusu nedir bilmezdi insanlar. Yıl 1979 SİİRT çocukluğum... Orda okudum ben sınıflarımız 50-60 kişi değildi ve öğretmenlerimizin yüzü hiç asılmazdı. Tiyatro topluluğu bile vardı okulun. İlk kez orda çıktım sahneye...Terör nedir bilmezdik o zamanlar...Halkının çoğunun Şafii Mezhebine mensup olduğunu orda öğrendim ben. Bu mezhep neyi gerektiriyor arkadaşlarım anlattı bana. Mezheplerimiz farklı diye kimsey kimseyi horlamazdı o zamanlar. Sevdiğim çocuk siirtliydi. yemyeşil gözleri vardı. Yıl 1979 SİİRT ne güzeldi çocukluğum....
25 Ağustos 2009 Salı
Düşler akademisi
Ön yargılarım vardı yok oldu...
Korkularım vardı kayboldu...
Küçük sevinçlerim, kocaman neşeye
Cılız umutlarım, inanca döndü...
Ve biliyor musunuz, bir düşüm vardı, Gerçek oldu...
Bana Düşler Akademisi dediğinizde hissettiklerim bunlar.
İnanılmaz deneyimler yaşadım.
Hayata bakış açım değişti ve içimde kocaman bir neşe ve heyecan var.
Hayatıma açtığın düş penceresi için teşekkürler.
Korkularım vardı kayboldu...
Küçük sevinçlerim, kocaman neşeye
Cılız umutlarım, inanca döndü...
Ve biliyor musunuz, bir düşüm vardı, Gerçek oldu...
Bana Düşler Akademisi dediğinizde hissettiklerim bunlar.
İnanılmaz deneyimler yaşadım.
Hayata bakış açım değişti ve içimde kocaman bir neşe ve heyecan var.
Hayatıma açtığın düş penceresi için teşekkürler.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)














