22 Ocak 2010 Cuma

Sherlock Holmes




Dünya klasiklerinden biri olan Arthur Doyle’un ölümsüz eseri Sherlock Holmes yine yeni bir macerası ile beyaz perdeye aktarılıyor ve Warnerbros blogger özel gösterimiyle bu filmi izleme şansını elde ettiğimiz için ayrıca Warner Bros’a çok teşekkürler.
Ünlü yönetmen ve yapımcı  Guy Ritchie nin elinden çıkan Sherlock Holmes bu defa oldukça güçlü bir kadro ile hazırlanmış. Oyuncu kadrosunda son zamanlarda adından çok fazla söz ettiren ünlü oyuncu Robert Downey Jr. Ve  kızların hayran olduğu yakışıklı yıldız  Jude Law var.
Konusunda  ise fazla bir fark yok. Tema her zamanki gibi tam bir Sherlock Holmes klasiği ve değişen tek şey aksiyon ve filmin kalitesi. Son film teknolojisi ile bir klasik sanat eseri birleşince de ortaya izlemesi mükemmel bir film çıkıyor. Bugüne kadar gerek kitaplarında gerekse sinema filmlerinde haza iki beyefendi, soğuk tipler olarak resmedilen ikilimiz bu kez kısmen berduş, maceranın içine dalmaktan çekinmeyen, macerayı seven iki adam statüsünde. Bu da filme inanılmaz bir keyif ve hareket katmış. Bu ikili filmde yine kötülere karşı bir savaşa girişiyor ve ölümcül bir komployu engellemeye çalışıyorlar. Finali ise en kısa zamanda ikinci bir filmi müjdeler nitelikte.
Yapılmış en iyi Sherlock Holmes filmi olmaya aday bir yapım. Keyifle izleyeceğinize eminim.

27 Aralık 2009 Pazar

Blog adresimi yeniledim

Merhaba sevgili arkadaşlar blog adresim yenilenmiştir. Beni artık http://fundasen.wordpress.com adresinden takip edebilirsinizzzzz lütfen öyle yapın :) sevgiler

7 Aralık 2009 Pazartesi

Korkuyu bilmeden bol keseden sallayanlara.....

Bugün duyduğum şehit haberleri yine yüreğimin taa içindeki pek çok acıyı canlandırdı. Ve bu yazıyı yazmaya karar verdim. Gencecik bir kız olarak gittim Erzurum'un OLTU ilçesine umutlarım, heyecanlarım, özlemlerim vardı. Vatan görevi dediler gittik. Oysa sadece 21 yaşındaydım. Otobüste yalnız o kocaman dağların arasından Oltu'ya doğru yol alırken. Ailemden ve sevdiklerimden uzaklaşmanın isyanı içerisinde gözyaşları döküyordum. Ağlama dedi yanımdaki teyze çok güzeldir bizim oralar. Rengârenk dağlarımız vardır dedi. Gerçektende öyleydi Oltu'ya yaklaştıkça dağlar cidden rengârenk olmuştu. Bir kurban bayramı arifesiydi. Yeni evlenmiştim ve sevdiğim beni orda bekliyordu. Kaderim dedim gittim. Oltu'da yeni bir hayatı kurmak için eşimin elini sıkıca tutup bir düzen kurmaya başladık. Kışların çok ama çok sert geçtiği bir iklimde ve ufuk çizgisinin olmadığı bir zamandaydım. Gerçektende etrafı dağlarla çevrili Oltu'da ufuk çizgisi yoktu. Lojman tadilatını beklerken kaldığımız misafirhanenin bahçesinde bayram günü ağlarken genç bir üsteğmen yaklaştı. "Ablacım ağlama dedi". Sonra bana hemen arkamdaki dağda bir şeyi işaret ederek "bak şunları görüyor musun dedi". İçimden kendisine iyi dileklerimi ileterek yavaşça başımı kaldırıp dağa baktım. "Görüyor musun keçileri dedi" dağ keçileri geziniyordu. "evet" dedim ters ters. "Seneye o keçileri bir daha göreceksin. Eğer keçileri kaçırmazsan ondan sonraki senede buradan gidersin" dedi. Gülsem mi yoksa bağıra bağıra ağlasam mı bilemedim. Ama bu sözü de hiç unutmadım. Oltu’da zor du yaşam sebze, meyve bile bulmak zordu sene 1989 pazara bezelye gelmesi olay olurdu koşa koşa pazara giderdim içi tane bile olmamış bezelyeden bende alabilmek için. Hiç hamburgeri özlediniz mi siz? Anneciğimin Ankara’dan gönderdiği hamburger ekmeklerine kendi yaptığım köfteleri koyarak evde hamburger partisi yapardık arkadaşlarımızla. Hepimizin yaşı 20-27 arasında. Kimi İstanbullu kimi Ankaralı kimi İzmirli. Bu gün bu büyük şehirlerde yaşayan pek çok çağdaş genç gibi yani. Evimizin beton zemini kışları buz tutardı. Çeşmelerimizde tabi. Lojmanın saçaklarından bir adam boyundan fazla buzlar sarkardı işe gitmek için evden çıktığımda birisi başıma düşmesin diye koşarak geçmeye çalışırdım altlarından. İlk yıl bu şokla geçti ve bahar geldi. Baharda güzeldi Oltu yemyeşil olmuştu ve dağları rengârenkti. Lojmanın arka bahçesine çilek ektim. Gidip gelip bakıyordum çileklerime tek neşe kaynağım olmuşlardı. Hakkârili bir asker vardı adı Halit. Çileklerimiz kırmızı kırmızı olmaya başladığında bir gün Halit yanıma yaklaşarak “bunlar ne olacak abla” dedi. Hiç çilek görmemiş ve yememişti. 1.90 boyunda iri yarı kocaman bir adamdı Halit. Halit’in nöbet tuttuğu bir gece silah sesleri duyuldu. Lojman cadde üzerindeydi ve yere yakın camları vardı hamileydim. Eşim korku içinde beni savurup yere yatırdı ağlıyordum. Korkmuştum!... Eşim beni sürükleyerek koridora çekti ve apar topar giyinip silahını alıp evden çıktı. Karanlıkta karnımdaki minik Dilara’mla kalakalmıştım. Hiç böyle bir korkuyu yaşadınız mı siz? Ağlıyordum hıçkıra hıçkıra ağlıyordum. Eşim dışarıdaydı kaçıp saklanmamıştı. Ona emanet edilen askerlerinin yanına koşmuştu. Karanlıkta yalnızdım bana destek olur belki diye ya da koruma içgüdüsüyle karnımdaki minik bebeğime sarılmış ağlıyordum. Epey bir süre geçtikten sonra eşim döndü. Bıraktığı yerdeydim ve hayatımda hiç bir şey beni o an onu sağ salim görmekten daha mutlu edemezdi. Beni güvenliğe aldıktan sonra tekrar gitti ve sabaha kadar dönmedi. Halit yaralanmıştı. Çilekleri yiyemeden gitti Halit.


Ardahan Tugayında görev yapan iki PKK lı nizamiyedeki iki Astsubay ve dört eri şehit ettikten sonra Oltu’ya kaçmıştı. Oltu halkı teröristleri barındırmamış ve çatışma çıkmıştı. Bu arada nöbet tutarken gördükleri Hakkarili Halit’i de kurşunlamışlardı. Ertesi gün cenazeler Oltu’ya geldi Ay yıldızlı bayrağa sarılı altı tabut. Şehrin meydanında tören yapıldı. Altısı da yan yana dizilmişti gözyaşlarımız sel olup aktı.

Yaz gelmişti, genç arkadaş grubumuz ramazan ayının ilk günü iftar sofrasında gelen bir haberle allak bullak oldu. Güneydoğuya gidecek tabur belli olmuştu. Arkadaşlarımızın olduğu tabur bir ay içerisinde gidecekti. İftar sofrası bir anda hüzün sofrasına döndü. Gencecik pırıl pırıl insanlar. Yeni bebekleri olanlar, bekâr olanlar, yeni evli olanlar. Bir anda gözler doldu, bir anda hüzün her yanı sardı. Onları uğurladığımız gün Boğaziçi iktisat mezunu olan arkadaşım Hale kollarımda bayıldı. Gencecik bir Teğmenin arkasından el sallıyordu. O gençlerden pek çoğu dönmedi. Dönenlerse bir daha asla eskisi gibi olmadı.

Fakat hayat ne şartlarda olursa olsun devam ediyordu. Minik kızım hayata merhaba demişti. Hem de bir Ocak gecesi yerde dört metre kar varken. Böyle yerlerde insanlar birbirlerine tutunuyor. Arkadaşlarınız aileniz, en yakınınız oluyor. Hastanede sanırım 30 kişi vardı ve çok nadir güzellik yaşadığımız bir ortamda bu doğum günün en güzel etkinliğiydi.

Nihayet Oltu’dan ayrılma vakti gelmişti. Ve bu dönemde yaşadığım bu anı ömrümün sonuna kadar hafızamdan çıkmayacak kadar derin izler bıraktı bende.

Kızım 8 aylık olmuştu. Dünyalar tatlısı bıcır bıcır bir şeydi. Balıkesir’e gidecektik. O ayaklarımın arasında dolaşırken ben bir yandan eşya toplamaya çalışıyordum. Tabi Oltu’da bugün Büyükşehirlerde olduğu gibi evden eve nakliyat işi yapan lüks firmalar yoktu. Eşim karton kutular getirmişti ben eşyalarımızı sarıyor kutulara topluyordum. Bu defa keçileri kaçırmamıştım. Otobüs biletlerimizi bile bir ay öncesinden almıştık. Araba alacak kadar maaşımız olmadığı için arabamızda yoktu tabiî ki. Rahatsızlanmıştım gitmeden birkaç hafta önce ve Erzurum Mareşal Çakmak hastanesine gelmiştik o gün. Hastaneye gelmiş olsak bile iki saat uzaklıktaki Erzurum’a gelmek bizim için Paris’e gitmek gibi bir şeydi.

Hastanede bir anda yer yerinden oynadı. Bütün doktorlar koşarak acil servisin önüne doğru gidiyorlardı. Kızım kucağımda ne olduğunu anlamaya çalışıyordum. O kadar gençtim ki. Merakla o tarafa doğru gitmeye çalıştığımda uzaklaştırıldım. İçerden çıkan bir doktor kapının önüne çökmüş hıçkırıklarla ağlıyordu. Olamaz ben bugüne kadar böyle bir şey görmedim diye hıçkırıyordu. Kötü bir şey olduğunu anladım. Biraz sonra hemşirelerin kucağında kızım kadar bir bebeğin bağıra bağıra ağladığını gördüm. Sedyedeki annesiydi. Annesine doğru atılırken hemşire onu oradan uzaklaştırdı. Doktorlar telaş içerisinde bir o yana bir bu yana koşuyorlardı. Küçük kızın çığlıkları bir türlü dinmiyordu.

Olayın hikâyesini öğrendiğimde tüylerim diken diken oldu ve tarifi imkansız bir korku yaşadım. Bugün bile üzerinden neredeyse 20 yıla yakın bir süre geçmiş olmasına rağmen hala hatırladığımda içimi acıyla dolduran bir hikayeydi bu.

Genç kadın benim yaşlarımdaydı. Eşi Üsteğmen Kars’ın bir ilçesinde bölük komutanıydı. Genç kadın hamile kalınca doğuma yakın Almanya’daki ailesinin yanına gitmiş ve doğumu orada yapmıştı. Bebek biraz kendini toparlayınca da eşinin yanına evine dönüyordu. Eşi de büyük bir heyecan ve özlemle Erzurum’a eşini ve bebeğini almaya gelmişti. Bizim gibi bir aileydi anlayacağınız. Onlarında araba alacak kadar paraları olmadığı için şehirlerarası otobüse binmişler evlerine giderken. Otobüsün yolu PKK lılar tarafından kesilmiş. O zamanlar yollarda kimliklerimizi saklardık. PKK lı şerefsizler üsteğmeni ve eşini arabadan indirmiş. Üsteğmenin henüz sağken eşinin gözleri önünde gözlerini oyup işkence ettikten sonra şehit etmişler. Genç kadını ve bebeğini eşinin başucunda bulmuş güvenlik güçleri. Kadın kendinde değilmiş bir gülüyor bir ağlıyormuş. Minik kızsa babasının cansız bedeninin yanı başındaymış. Hastanedeki bütün doktorlar bugüne kadar böyle bir cenaze görmediklerini ifade etmişler sonrasında.

Bizim gibi bir aileydiler. Hayatlarına yeni katılan minik bebekleriyle vatan toprağının beklide kimsenin gitmek istemeyeceği bir bölgesinde görev yapıyorlardı. Sorarım size kim kaç paraya gider oralara? Oturdukları yerden ahkâm kesen Ankara’dan ötesini görmemiş insan evlatları bunların kaçını yaşadınız ki konuşuyorsunuz? O gün Erzurum’dan evimize dönerken o iki saatlik yolculukta yaşadığım korkuyu kaçınız biliyorsunuz? O sedyedeki kadının yerine kendimi koymam hiç de zor değildi. Genç bir üsteğmen, bir genç kadın ve kucağımızda bir bebek. O gün otobüsten indirilen benim ailem olabilirdi. O sedyede ki genç kadın ben olabilirdim. Bütün bu duygular içerisinde evimize vardık. O gün zar zor, yalvar yakar aldığımız otobüs biletlerini iade ederek hemen iki tane uçak bileti aldık. Ama bu anı hayatım boyunca aklımdan çıkmayarak bende kocaman derin izler bıraktı. Ne zaman bir şehit haberi alsam gözlerimin önüne o ağlayan minik kız gelir. Bugün neredeyse şehit oldular diye provokasyonla suçlanan bu gencecik insanlar gelir.

Zordur oralarda yaşamak. Hayat zordur, şartlar zordur, doğa zordur. Çok şeyi özlersiniz. Sevdiklerinizi, ailenizi, sinemayı, tiyatroyu, alışveriş merkezlerini hatta hamburgeri bile. Zordur oralarda yaşamak, buradan sıcak boğaz manzaralı evlerinizden bakıp ahkâm kesmeye benzemez.

30 Kasım 2009 Pazartesi

Şerefsiz Piçler: Inglourious Basterds (Biliyormusun Utivich bu benim baş yapıtım olabilir:) )


Tarantino son filminde acaba ne yapmış diye merak edip duruyordum. Dün gece nihayet izleme fırsatı buldum. Harika film müzikleri,uzun diyologlar, çarpıcı kanlı sahneler (bu filmde nispeten daha az sadece kafa derisi yüzme bölümlerinde ), filmi bölümler halinde işleme  bunlar klasik Tarantino üsluplarıydı. Tarantino kesinlikle amerikan film klişelerine yeni bir soluk getirdi. Inglourious Basterds, bir yeniden yapım filmi. Filmin orijinali ise 1978 yapımı, italyan asıllı yönetmen Enzo Girolami Castellari’nin yönettiği “Quel Maledetto Treno Blindato”. Inglourious Basterds senaryosunu da Tarantino yazmış.  Filme gelince epeydir izlediğim en iyi filmlerden biriydi diyebilirim. Teğmen Aldo Raine rolünde güney aksanıyla denizci gibi küfreden Brad Pitt'e bayıldım. Harika bir aksan olmuş ve Brad Pitt'e çok yakışmış cidden. Inglorious Basterds, II. Dünya Savaşı zamanında, alman işgali altındaki Fransa’da başlıyor. Çok sevdiği ailesinin, Nazi Albay Hans Landa tarafından katledilmesine tanıklık eden Shosanna Dreyfus, katliamdan kılpayı kurtularak Paris’e kaçar. Orada sinema salonu sahibi ve işletmecisi olarak yeni bir kimlik edinir. Aynı günlerde Avrupa’nın başka bir köşesinde Teğmen Aldo Raine, amerikalı yahudi askerler tarafından kurulan bir grubu, düşmana karşı misilleme yapma amacıyla organize etmektedir. Düşmanları tarafından “Piçler” yakıştırmasıyla bilinen Raine’ın grubu, nazi Almanyası’nın önde gidenlerine zarar verme misyonunu üstlenmiştir. Bu amaçla, alman sinema oyuncusu ve gizli ajan Bridget Von Hammersmark ile işbirliği yapar. Shasoanna’nın kendi intikamını alma planlarını yaptığı bir sinema salonunun çatısı altında hepsinin kaderleri kesişecektir. Gerek Brad Pitt gerekse Christoph Waltz rollerine son derece yakışmışlar. Tarantinoyu bu seçimlerinden dolayıda bir kez daha tebrik etmek gerek sanırım. "Biliyormusun Utivich bu benim baş yapıtım olabilir". sanırım bu diyalogda ünlü yönetmen aslında kendi başyapıtını belirlemiş. :)) . Filmi baştan sona keyifle ve soluksuz izliyorsunuz.

28 Kasım 2009 Cumartesi

New moon


Nihayet bugün izledim.Neden bilmem bu filme bir türlü fazlasıyla ısınamadım ben. Aslına bakılırsa ilk film oldukça değişik ve romantik gelmişti. Fakat ikinci filmde aynı şeylerin tekrarlıyor olması rahatsızlık verici. İnsanın içinden artık şu kız ısırılsada herkesde  derin bir oh çekse demek geliyor. Bu defa filme birde kurt adamlar eklenmiş. Hayalimde muhteşem tek kurt adam "hu jackman" olduğu için yüzünde tek bir kıl olmayan kurt adam karakterine açıkcası ısınamadım. Bu yorum üzerine genç kızlar beni topa tutabilir ama :) Ne yapayım kurt adam dediğin "hu jackman" gibi olmalı :) Belkide filmin karekterlerinden kaynaklanıyor ama bende hep sanki daha çok duygu olmalıymış sanki birşeyler eksikmiş hissi yaratıyor. Çok aşık vampirimizin bakışlarında sanki biraz daha duygu olmalı gibi. :D Bütün bunların dışında çok emek harcanmış belli , orman sahnelerine hep bayılıyorum zaten. Aksiyon sahneleri oldukça iyi. Genel olarak film iyi fena değil. Ama sinemadan çıktığımda vay be dedirtmedi bana :))

25 Kasım 2009 Çarşamba

Çekmecemdeki Bayram Mendilleri...

        Bayrama yakın  haftalar öncesinden bir telaş alırdı bizim evi. Hangi tatil yöresine gideceğimiz değil kimlere ziyaretler yapacağımız planlanırdı. Annem günler öncesinden başlardı yemeklerini yapmaya. Sahi ne güzel yaprak sarmaları su börekleri yapardı. Alışverişe çıkılırdı bir telaş. Ben ne şanslıyım ki bayramlık ayakkabıları baş ucunda geceden heyacanla uykuya yatabilen bir nesilden geliyorum. Sabah ezanıyla uyanılır hemen bayramlıklar giyilirdi. Babam bayram namazından gelince full tekmil hazır olurdu soframız. Önce el öpülür harçlıklar alınır ; sonra bütün aile sofraya oturulurdu. Ne güzel olurdu bayramlar eskiden. Şeker toplamaya çıkardık el ele tutuşup. O zamanlar şeker toplamaya çıkan çocuklar kaybolmazdı. Tanısanda tanımasanda bayramlaşmak için gezmemek ayıptı. Annem kapıya gelen çocuklar için en güzel badem şekerlerini, çikolataları ayırırdı. El öpmeye gittigimiz kapılardan kenarları dantelli mendil arasında para verilirdi . Hala çekmecemde çocukluğumdan kalma mendillerim var; bakıp bakıp hüzünlendiğim. Bayramların adı tatil değildi eskiden. Küçük yerlerde panayır meydanları kurulurdu. Bütün mahallenin çocukları bayram harçlıklarımızla dönmedolaba binmeye koşardık . Pamuk şeker, macun, bıcı bıcı satılırdı.GDO lu mısırlar yoktu bizim panayırlarımızda. Toz toprak içinde kalırdı bayramlık rugan ayakkabılarımız. Rugan ayakkabı üstündeki tozu görmüşmüdür acaba şimdiki çocuklar. Şanslı bir nesildik biz vesselam. Kasnaktan uçurtma yapardı babam; kavga ederdik kardeşimle seninki daha yükseğe çıktı benimki daha yüksekte diye. Boş arsalar da koşardık nefesimiz kesilene kadar. Çamurla oynamaktan ellerimiz üstü kanardı.Annem karnımızı doyurabilmek için zorla eve sokardı bizi. Bayramlıklar toz toprak içinde. Bacaklarıma oklava yemişliğimde vardır bu yüzden. Ne güzel bayramlarımız vardı eskiden adı tatil olmayan.

24 Kasım 2009 Salı

ÖKSÜZ

Bir yıldız düştü, gökyüzünden gözlerime.
İşte o an duydum, ağlayan kuşların sesini.
Ufacık bir tomurcuğun, bir çırpıda çiçek açtığını,
Ve bir ateş böceğinin, ansızın yüreğime düştüğünü,
O vakit gördüm.
Sevda, sensiz
Neşesini, şarkısını kaybetmiş,
Boynu bükük bir bahardı sanki
İşte o vakit anladım.
Sevdamın öksüz kaldığını.
1998-Funda